Güzel, İyi ve Özcan Yurdalan

Güzel, İyi ve Özcan Yurdalan

Güzel ve iyi sıfatlarının birbirinden çok farklı olduğunu özellikle bir fotoğrafa dair iken bu sıfatların iyice farklılaştığıyla ilgili ilk uyanışımı Özcan Yurdalan’ın belgesel fotoğraf atölyesinde yaşamıştım.

Bir şeyi yeni keşfetmek değil de henüz kelimelerle ifade edemesem dahi farkına varır gibi olduğum bir olgunun bundan sonra kelimelerle de ifade edilebilir şekilde iyice ayırt edilebilir hale gelmesiydi bu.

“Güzel değil, iyi fotoğraf!!!” diyordu Özcan hoca heyecanla, benim bu atölyeye katılmamın üzerinden 1 yıla yakın bir zaman geçti. Dolayısıyla tüm detayları hatırlamıyorum ama belgesel fotoğraf’ın derdine düşmüş; düşmek isteyenlerin toplandığı bir odada bu mesajın altı sımsıkı çizilmişti. “Güzel değil, iyi fotoğraf.

* * *

İnsanlar fotoğrafla neden ilgilenirdi? Kendim adına bu soruyu bir önceki yazımda cevaplamaya çalışmış, becerememiştim. Ancak çoğumuzun güzel bir şeyler ortaya koymak için fotoğrafla ilgilendiği doğru kabul edilebilir sanırım.

Kimin güzeli, kime güzel, nasıl bir şey bu güzellik? Bu sorular ise havada kalıyor. Zaten belki de sorular ve sorunlardan kurtulmak için böyle bir terapinin peşine düşmüştük. Güzel şeylere yönelelim güzel şeyler gösterelim, görelim… Güzel işte! Bakması bile sevap!!!

“İnsanlardan öğrenilen estetik kuralların insanlara geri öğretilmesi” ile hani şu 3’te 1’di altın oran’dı var ya, girişivermiştik etrafa, dağa taşa denize ağaca; her gün aynı şekilde batan güneşe… Sokağa, şehire, taşraya…

Işık dediler, sabahın köründe kalktık, akşam yemeğini kaçırdık mavi saatleri kaçırmamak için… Güzel fotoğraf çekecektik.

Teknik bilgilerimizi tazeledikçe, kilometreler katettikçe, işin içine düştükçe daha güzel fotoğraflar çektik, hediye bile ettik belki ona buna yüzsüzce…

Peki ama ne yapıyorduk biz?

* * *

Bir dönem sıkça ‘Türk fotoğrafı var mı’ türünden tartışmalarla fotoğrafımızdan bir ekol olarak söz edilip edilmeyeceği tartışıldı. Bence bu tartışma uzunca bir süredir sonuçlanmış durumda. Cevap bellidir: Türk fotoğrafı diye bir şey vardır. “Her tür gerçeklikten güzellikler yaratma ekolünün adı Türk fotoğrafıdır.”

 

Ya gerçekliğin kendi bilgisi? Ya o gerçekliğin öznelerinin hisleri ve tepkileri? Bu hiç mühim değil, çünkü içselleştirilmiş oryantalizmde olduğu gibi, ‘içselleştirilmiş estetikçi fotografik bakış’ta da algının ekseni en baştan kaymıştır.

 

Bu kayma, fotoğraflar ve fotoğrafçılarla sınırlı kalmaz, öznelere de sirayet eder. İnsanlar, kendi gerçekliklerini fotoğraflarda eleştirel biçimde görmekten genellikle hoşlanmazlar. Haklı da olabilirler. Fotoğrafın gerçekliği dönüştürücü etkisinden çok, başka bir takım değerler taşıyor olması önemsenir. Yani, güzel göstermesi.

 

Velhasıl sorun sadece fotoğrafçıda değil, öznesinde değil, biraz da fotoğrafın kendisinde, tabiatında. Fotoğrafçı, izleyici ve fotoğrafın öznesi aynı hatta buluşuyorlar. Gerçeğin değil, güzelin hattında. Biraz daha iyimser söylersek, gerçeğin fotoğrafa kurban edildiği güzellik hattında.

 

Gel gör ki bu hayli abartılı bir durum. Bir anomali. Çevrede güzellikler keşfetmeye çalışarak hayatı anlamlandırmak, faydalı bir uğraş olarak saygıya değer görülebilir. Zaten yorucu iş saatleri, kaotik şehir hayatı içinde bunalmış insanların boş vakitlerinde güzelliklerle haşır neşir olmaları iyi bir şeydir. Lakin bu masum uğraş, bütün bir ülkenin fotoğrafa yansıyan toplam görüntüsü haline gelmişse ürkütücü bir manzara çıkar karşımıza. Olur da bu kadar mı Türkiye gerçeğinin dışı olur, diye.

 

Yukarıda alıntıladığım sayfa Özcan Yurdalan’ın “Bu kitap fotoğraf makinesinin işleyişi ve ayarlarından değil, fotoğrafıçının düşünceleri ve davranışlarından söz eder.” şeklinde başlayan Belgesel Fotoğraf ve Fotoröportaj kitabından.

Sunduğum alıntıdan da anlaşılabileceği üzere pek kolay yenilip yutulabilecek bir kitap değil aslında. Dil veya üslubundan değil ancak olduğu gibi aktardıklarından ötürü. Okudukça sizi aydınlatan fakat yan etki olarak boğazının kaşınmasına, kafanızın karışmasına ve hatta vicdanınızın rahatsız olmaya başlamasına bile neden olabilecek bir kitap aynı zamanda. Çünkü olabildiğince gerçeklerden bahsediyor.

 

Balıkçılık, mesela. Üç tarafı denizlerle çevrili bu ülkede bir türlü doğru dürüst yapılmayan, yapıldığı kadarıyla da kirletici, kök kurutucu sonuçlar yaratan, ağır bir emek sömürüsünün ve insanlık dışı çalışma koşullarının egemen olduğu balıkçılık sektörü, ciddi problemler barındırmasına rağmen fotoğraflarda bunların hiçbirini göremeyiz. Bize gösterilen, romantik ışıklarla yıkanan zamanlara aittir, kim oldukları, nasıl yaşadıkları pek anlaşılmayan insanların, renklerle oynaşarak yaptıkları bir uğraştır. Bu güzellikler içindeki hayatta fotoğrafçı da, fotoğrafı çekilen de, fotoğrafa bakan da, hatta ölü balıklar bile mutludur.

 

 

Özcan Yurdalan ile yapılan detaylı bir röportaja ulaşmak isterseniz şurada iyisinden bir tane de bulunmakta: Link (bir diğeri de burada)

Türkçe konuşup da stüdyo dışında fotoğraf çeken veya çekmek isteyen herkesin temel bir kitap olarak rafında ama daha da önemlisi zihninde kendisine yer açması gereken bir kitap Belgesel Fotoğraf ve Fotoröportaj.

Güzel günlerde okumanız dileğ… İyi okumalar.

0 Yorum

Trackbacks/Pingbacks

  1. Amsterdam | Diyafram 8 - [...] gün için gidilen bir yerden iyi fotoğraflarla dönmek zaten haddini aşacak bir amaç olur. Güzel fotoğraflar ise… eve... Tabi…
  2. En Uzak Batı’ya Yolculuk | Diyafram 8 - [...] biletini aldıktan hemen sonra kaderin cilvesi bu ya, çok sevdiğim ve kendime örnek aldığım Özcan Yurdalan‘ın gezdiği diyarları yazdığı…

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir