En Uzak Batı’ya Yolculuk

En Uzak Batı’ya Yolculuk

 

Lisans eğitiminin ikinci yarısının çeyreğini tamamlarken az biraz gelecek kaygısı olan diğerleri gibi ara tatilde vaktimi verimli geçirmemi sağlayacak bir şeyler aranıyordum. Bugüne kadar yeterince boş vakit geçirmiş olmanın tatlı stresi bir yanda, ücretli köleliğe alıştırma seansı için yapılması lazım gereken ücretsiz kölelik faslına kabul görmek adına henüz hâlâ bankalara veya özel şirketlere ciddi bir başvurum olmamıştı, hadi fazla artistlik yapmayayım, 1-2 deneme yapmış kendimi beğendirememiştim. Gelecekte, 12 ayın 1’i boş olsun bari de 11 ay kazandığım parayı gezmeye harcayacak vaktim olsun diye saf hayaller kuran bir öğrenci için imkan dahilinde henüz boyundaki tasma da geniş ve ucu ailede iken içinde hem seyahat etmemi hem de özgeçmişe bir satır eklememi sağlayacak fırsatlar kulağımı fazlaca kabartıyordu.

Kendimi, gelişmekte olan veya gelişmemiş ülkelerde toplumsal etki yaratmayı amaç edinen bir programa sahip bir öğrenci oluşumunun içine attım. Formaliteden girilen ingilizce yazılı ve sözlü sınavlarının ardından önümde başvurulabilecek projeleri kapsayan kocaman bir veritabanı uzanıyordu. Aklımda ilk başta Hindistan vardı fakat bu ülkenin gerçeğiyle ilgili pek bir şey bilmiyordum ve kendimi kazara Hindistan kırsalında ne yapacağını bilmeden geçirilecek haftaların ortasında bulmaktan çekindim. 3-4 Hafta’da Hindistan’ın henüz altından kalkamayacağımı hissettim. Öte yandan önce bizimkiyle ilişkisi olan yakın coğrafya ve kültürleri tanımam gerektiğini düşünmem kısa sürede Hindistan’ı aklımdan çıkartmaya yetti, ustalık dönemime bırakacaktım Hindistan’ı bir nevi, fırsat olursa tabii… Yerse(m).

Liseyi Fransızca okumuştum. Bu dili kullanmayalı dört yıl geçmişti. Aklıma bu gelince, gözlerimi Fransa’nın sömürüsünden henüz geçen yüzyıl içerisinde kurtulan ülkelere doğrulttum. Camus’nün memleketine bakındım, aklımsa Beyrut’taydı. Olmadı Tunus diyordum… Bu ülkeler ziyadesiyle pek karışıktı ve ailemin şansına zaten proje de yoktu zamanı uyan. Aynı günlerde dahil olduğum organizasyonun diğer ülkelerdeki gruplarından sürekli mailler geliyordu. Bir tanesi Facebook’tan dahi eklemişti. Zaman daralıyordu seçim yapmam için. Fas’taki projeye gitmeyi istemiş ve kabul edilmiştim.

* * *

İstikamet, şu meşhur filmden adına aşina olduğumuz, hollywood kültürüne yoğun maruziyetin doğal sonucu olarak merakları bir hayli tahrik eden Kazablanka’ydı. Üç haftamı Fas’ın ticari başkenti sayılan Kazablanka’da, bana ayarlanan bir Faslının evinde kalarak geçirecektim.

Fas biletini aldıktan hemen sonra kaderin cilvesi bu ya, çok sevdiğim ve kendime örnek aldığım Özcan Yurdalan‘ın gezdiği diyarları yazdığı Sarı Otobüs kitap dizisinin yedincisi Fas’ı anlatıyor ve ben gitmeden tam üç gün önce piyasaya çıkıyordu.

* * *

Kazablanka aynı adlı film sayesinde yarattığı merakı boşa çıkaran bir şehir miydi gerçekten, yoksa benim bu şehirde seyahat etmemin dışındaki yapmam gerkeken şeylerin bana inceden stres vermesinden dolayı mı kendisiyle fazla iyi anlaşamadık, bilmiyorum. İnternette bu ülkeyi gezenlerin söyledikleri ilkini destekliyor gerçi.

Kazablanka’nın ticari başkent oluşu ve hatta filme konu olmasının sebebi şehrin jeopolitik konumundan kaynaklı. Avrupa ve Afrika kıtalarının ürettiklerini Amerika’ya göndereceği bir kapı burası. Okyanus’a açılan bir liman. Bu yüzden geçmişten bu yana tacirler, şirketler burada konumlanmış.

Evsahibim (host’um) Saad’le tanışıp evine yerleşiyorum. Şehrin merkezine çok yakın değil bu ev. Henüz dört ay önce kullanıma açılan tramvay hattının doğu yakasındaki son durağının yanında. Saad’in arabası var, bu yüzden Casa’da (bu şekilde kısaltıyor herkes) ulaşımım çoğu zaman arabayla oluyor, kimi zaman tramvay’ı kullanıyorum. Bir de taksiler tabi. İki çeşit taksi var kent’te. Kırmızı renkli eski model araçlar; petit taxi’ler ile büyük kasa mercedes’ler; grand taxi’ler. Mercedes’lerin belli bir rotası var ve dolmuş gibi hareket ediyorlar. Taksiciler maalesef İstanbul’dakilerden geri kalmıyor mesleklerinde. Taksimetre’yi çoğu zaman zorla açtırıyorsunuz, gideceğiniz güzergahı beğendiremeyebiliyorsunuz kendilerine…

Üniversitede son dönemini okuyan Saad, bu dönemi Kanada’nın Fransızca konuşan Quebec bölgesinden bir yazılım şirketinde staj yaparak geçiriyor. Son dönemlerinde staj yapması gereken öğrencilerin çoğu tam zamanlı bir işte çalışırken uluslararası bir şirketle anlaşan Saad’in yalnızca zaman zaman toplantıları oluyor, kimisi internet üzerinden kimisi yüzyüze. Bu yüzden şanslı olduğunu söylüyor bana. Toplantısı olduğu bir gün beni arkadaşı Aamine’e emanet ediyor. Aamine’le ilk defa şehir merkezinde yürüme fırsatı yakalıyorum böylece.

Palmiyelerin, seyyar satıcıların, arabaların doluşturduğu şehrin içinden Medina’ya doğru ilerliyoruz. Medina, bu coğrafyada kurulan şehirlerin ilk kurulduğu, bir sur içerisinde yer alan birbirine karışmış yüzlerce dar sokağın, çarşı-pazarın olduğu eski şehirlere verilen ad. Fas’ın tüm şehirlerinde olan medina’lar oldukları gibi korunmuşlar, yeni yerleşim yerleri, yeni şehir’ler hep bu medina’ların etrafına kurulmuş.

 

Medina’daki dar ve birbirine karışmış sokakların içinden geçtikten sonra bir kafe’ye oturuyoruz. Sonrasında her fırsatta içeceğim fas usulü naneli çay’la burada tanışıyorum. Yeşil çayı yoğun naneye yedirerek hazırlanan bu çay kimi zaman taze nane dolu büyük bir bardakta geliyordu kimi zamansa ufak bir çaydanlık ve ufak bir su bardağıyla. Çaydanlıkla geldiği vakit çayı bardağa olabildiğince yukarıdan dökerek köpük elde etmek farz. Bizim kahvedeki muhabbete benzer, köpüğün olabildiğince fazlası makbul kabul ediliyordu. Gariplikse çayları en başından şeker katarak demlemeleri. Şeker kullanmadığım için çay isterken şekersiz istediğimi belirtmem gerekti. Evlerde ise misafirperver Faslılar bana özel ufak bir şekersiz çaydanlık hazırlamayı ihmal etmediler.

Kafe’de otururken elimde kurcaladığım fotoğraf makinesinden işletmecinin rahatsız oluşunu bir süre sonra anlıyorum. İnsanlar çayının, kahvesinin yanında sade tütün içmekle yetinmiyorlar. Buna ileride daha fazla değineceğim.

Akşama doğru Saad’in oturduğumuz yere gelmesiyle kalkıyoruz. Kazablanka’nın sembolü haline gelmiş Hassan II camii’sine uğruyoruz. Ülkenin en büyük camisi aynı zamanda 210 metre ile dünyanın en yüksek minaresine sahip. Atlas Okyanusun hemen yanında konuşlanan cami mimari ve ruhani açıdan ilgi çekici. Maliyeti düşünüldüğünde ise kafa karıştırıcı. Malum Fas pek de zengin bir ülke sayılmaz.

* * *

Takip eden günlerde bahsettiğim gibi belirli işleri yapmam gerekiyor. Bu işler çocuklara temel ingilizce öğretmek, birlikte çeşitli faaliyetler düzenlemek gibisinden işler. Benim geldiğim şekilde gelen iki Hintle tanışıyorum. Buradaki organizasyon fazla profesyonel değil, çalışmamız 2 kez iptal olunca Hintlerle atlayıp Marakeş’e gitmeye karar veriyoruz.

Fas’ın gizemli şehri Marakeş, Atlas Dağları’ndaki Azilal, ruhani başkent Fez, yeni başkent Rabat, birçok yazarın yolunun geçtiği kuzeydeki Tanca ve Rif Dağları’nın yamacına kurulmuş Şefşaun’dan geçen yol hikayemi ve daha fazlasını anlatacağım yazılar pek yakında burada olacak. Takip etmek için: Facebook | Twitter | Flickr | RSS

 

- bitti -

3 Yorumlar

  1. serpil

    çok beğendik devamını bekliyoruz

  2. Sevgili Yavuz,
    oncelikle seni secimiden ve cesaretinden dolayi kutluyorum. Serpil’e de paylasimi icin tesekkur ediyorum.
    Akici anlatimini sevdim, fotograflarin guzel.Kendimi bu enteresan yerlerde dolasiyormus gibi hissettim.
    Bundan sonraki deneyimlerini paylasmani diliyorum.
    Okumaktan keyif alacagima eminim.
    Yolun acik olsun. Calismalarinda basarilar dilerim.Seninle gurur duydum.
    Rezzan Ozaysin.
    Kim oldugumu marak edersen: Rahmetli Tufan dedenin, rahmetli kuzeni Gurkan Ozaysin’in esiyim.

    • Yavuz Karaburun

      Çok teşekkür ederim Rezzan teyzecim, böyle güzel şeyler işitmek çok güzel. Görüşmek üzere selamlar

Trackbacks/Pingbacks

  1. Marrakesh | Diyafram 8 - [...] Önceki yazımda Fas’a geliş nedenimden bahsetmiştim. İlk çalışmalarda tıpkı benim gibi gelen iki Hindistanlı ile tanışıyorum. Bir perşembe günü…

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir