Amsterdam

Amsterdam

Amsterdam deyince şüphesiz akla ilk gelenler fahişelerin kendilerini kırmızı ışıklı vitrinlerde sergiledikleri açık hava keranesi işlevindeki red light district ile soft drug kategorisinde sayılan uyuşturucuların kullanımının serbest olması ve belki bir de dünyada eşcinsel evliliğin yasal hale geldiği ilk yerin burası olduğudur.

Şehir merkezine adımınızı attığınızdan itibaren kısa bir süre içinde yolunuzun red light district’ten geçmesi ve sokaklarda yürürken ot kokusunu buram buram duymanız da bu genel geçer bilinenleri hızlıca doğruluyor.

Araç trafiğini engelleyecek denli fazla kanalın şehir merkezinden geçiyor oluşu ve sonucunda oluşan yaygın bisiklet kullanımından, şehir yüksekliğinin deniz seviyesinin altında kalmasından, yüzen evlerine ve yüzmeyen kendine has mimarisi olan evlerine de, zengin bira kültüründen likörüne, brown-café’lerine dek Amsterdam’ı karakterize edecek daha birçok şey varken Amsterdam’ın ot ve fahişeleri ile ünlenmesi ise şüphesiz bu ikisinin dünyanın geri kalan yerlerinde gözden ırak, izbe yerlerde sivil hayatta meşruiyetine kavuşamadan kendini var etmesi sebep oluyor.

 

 

Amsterdam Classic

 

 

Bunları duyduktan sonra Amsterdam hakkında akla gelenler zihinde Sodom ve Gomore’u canlandırsa da işler pek de öyle gelişmemiş bu alçak* diyarda. Belirli edinilmiş kodlara göre ironik sayılabilecek bir durum Amsterdam’ın dünyanın en huzurlu ve güvenli şehirlerinden biri olması. (*alçak ülke: Başta Fransızca olmak üzere (pays-bas) Hollanda birçok dilde negatif rakım değeri yüzünden alçak ülke şeklinde geçiyor)

Feministler Amsterdam’a bu mahalle yüzünden kızıyorlar mı bilmiyorum. Madem bu kadar liberaller, erkekler de vitrinlere çıksın diye yakınırlar mı… Sanmıyorum. Benim diyeceğim şudur ki red light district cinsiyetçi açıdan baktığımızda kadını değil bizzat erkeği küçük düşüren bir yer. Bu gözlemi yapmak için bölgenin içinden bir kez geçmek yetiyor. Kadınların bu mahallenin, bu şehrin ve hatta belki de dünyanın gerçek sahibi olduklarını gezinirken eğer -erkekseniz- beyninizde halen kan kalmış ise anlayabiliyorsunuz. (Tabi bu çarkı döndüren deccallerin erkek olma ihtimallerini es geçersek)

Amsterdam’da seks işçilerini temsil eden bir heykel dahi mevcut. Üzerinde “Respect sexworkers all over the world” yazıyor. Meali, dünyanın her yerindeki seks işçilerine saygı gösterin. Sistemin kendisi fahişe deyip bu faslı geçmek en iyisi ya, bir de; eğer evrensel bir ahlak yasasından bahsedeceksek, bunun bacak arasında veya seçilmek zorunda kalınan hayat şeklinde değil de, kişinin beyni ile ağzı arasında gidip gelen o yola dair bir kavram olması gerektiğini bence düşünüp anlamakta fayda var.

 

 

Untitled

 

 

Uyuşturucu konusunu Amsterdam’ı moment noktamız olarak alıp düşünmeye başladığımızda ise yine dünya hakkında şaşırtıcı bilgilere ulaşıyoruz. Serbest olmasına rağmen tüketimin en fazla olduğu metropolün Amsterdam olmaması ve hatta burada tüketimin legalleşmesinden bu yana kullanımın azalması gibi.

Öncelikle uyuşturucuların hard ve soft olmak üzere 2 kategoriye ayrıldığını öğreniyoruz. Kısaca bağımlılık yaratıcı ve hasar verici özelliklerine göre ayrılıyorlar. Amsterdam’da hard-drug kategorisindeki uyuşturucular halen illegal. Soft-drug’ların yasal olmasının bizzat sebebi de zaten bu. Tüm uyuşturucular illegalken ot sarıp içtiğinizde de kendinize eroin enjekte ettiğinizde de alacağınız ceza aynı imiş. Bunun sonucunda yükselen hard-drug bağımlılığının önüne geçmek için hükümet politika olarak soft-drug kategorisindeki uyuşturucuların kullanımını kendi denetlediği coffee-shop adlı mekanlarda serbest bırakmış. Bu mekanlar dışında ot içmek aslında halen illegal ancak defakto olarak meşru halde.

Daha detaylı bilgiler için: Drug policy of the Netherlands

Amsterdam’ın daha birçok özelliği ile öne çıkabileceğini söylerken lafa fahişelerden ve ottan başlayarak Amsterdam’ın bu özellikleriyle ön plana çıkmasına bir ufak katkıyı da ben vermiş oldum. Bu yüzden hızlıca yoğunlukla Amsterdam’ı gezeceklere tavsiyeler içerecek olan yazımda hostel tavsiyelerine geçeyim.

 

 

Untitled

 

 

Şehire adım attığımda henüz kalacak bir yerim yoktu. Rezervasyon yaptırmaya gerek duymamıştım. Daha önce de bu şekilde adım attığım şehiri ilk birkaç saat sırtımdaki çantayla hostel ararken gezip sonunda bir yer bulduğum için ve bundan keyif de aldığımdan yine böyle yaptım. Sanırım bir gün yatacak yer bulamadığım zaman dersimi alacağım.

En çok tavsiye edilen hostellerden birisi olan Flying Pig’te eylül ayında cuma günü öğle saatinde kalacak yer yoktu. Ortam oldukça temiz ve cici gözüküyordu ve aklımda kaldı açıkçası.

Fiyatları 25-44€ arasında değişen birkaç hostel daha gezdikten sonra Stay Okay’i tercih ettim. Stay Okay diğer tüm hostellerin yanında oldukça kurumsal gözüken bir hostel. UntitledAmsterdam’da 3 şubesi var. Birisine hiç rastlamadım. Biri Vondelpark’ın hemen yanında kocaman bir okul yurdu gibiydi. Burada 4 kişilik oda için 44€, koğuş için 35€ istediler. Kahvaltı dahil.

Merkezdeki şubeleri Vondelpark’takine göre daha küçük ve daha ucuz. En önemlisi ise gerçekten de merkezde yer alması. Burada 16 kişilik dorm’da 25€’ya kaldım. Kahvaltısı nefis, hostel’in kendisi ise oldukça temiz ve güvenliydi.

Amsterdam’a adım attıktan sonra eğer kalacak bir yeriniz de varsa ilk yapmanız gereken şey gar’ın karşısındaki turizm ofisinden “I amsterdam” kartı almak. 

Bu kart kısaca seçiminize bağlı 1-2 veya 3 gün için sınırsız ulaşım kartı ile birçok önemli müzeye üretsiz giriş hakkı veriyor. Ayrıca verdiği kuponlarla yine bir çok farklı kafe ve restoran’da indirim ve hediyeler almanız mümkün. En önemlisi ise yanında verdiği rehber ile sizi gezmeye teşvik etmesi hatta adeta kolunuzdan tutup sizi Amsterdam’da gezdirmesi.

Örneğin 50€’ya alacağınız 48 saat geçerli kart ile aynı zamanda harika bir şehir rehberi (Türkiye’den ayrılmadan önce 21 TL’ye aldığım rehberi bu kartı aldıktan sonra hiç kullanmadım), 2 günlük tramvay bileti (günlük sınırsız bilet 7.5€), kanal gezisi (15€) ve başta Van Gogh müzesi (18€) olmak üzere daha birçok müzeye giriş hakkı satın almış oluyorsunuz ki bunların değerleri tek tek toplandığında 50€’yu hayli hayli aşmakta.

 

 

UntitledAmsterdam’ın şehir merkezi baştan aşağıya yürünmeye oldukça müsait. Yine de bisiklet kiralamak isteyebilirsiniz. Bisiklet kiralamanın gezen kişiyi turist mevkisinden çıkarıp o şehirde yaşayan birisine döndürmesine benzer yarattığı bir etki var. Bisikletlere ayrılan şeritlerde -ki trafik araçlardan çok bisiklet şeritlerine yönelik ayarlanmış gibi- kırmızı ışığı bekleyeyimdi, dönerken sinyal vereyimdi derken tabiri caizse halka karışıyorsunuz. Alıştıktan bir süre sonra ilk geldiğiniz gün bisiklet şeritlerine çıktığınız için yediğiniz “kornaları” turistlere çalmaya başlamanız işten değil.

 

Fotoğraf meraklıları için Amsterdam’da gezilebilecek iki de müze var. Müze diye geçen bu iki yer, Huis Marseille ve Foam, benim müze dendiğinde anladığım yerlere benzemiyor aslında. Daha çok birer sanat galerisi olan bu yerleri gezdikten sonra devletin müze ruhsatı için teşvik verdiğini düşündüm kendi kendime.

O sırada Huis Marseille’deki işler benim için fazla çağdaştı ancak Foam’da iyi vakit geçirdim. Ziyaret ettiğim sırada beni en çok etkileyen çalışma ise Errik Kessels’in “Album Beauty” si oldu. Bir fotoğrafçı değil ancak bir küratör olan Errik Kessels, aktif fotoğrafçı olmadan fotoğrafla neler yapılabileceğine dair başarılı işlere imza atmış gibi gözüküyor. İncelemekte fayda var. (Link 1Link 2)

 

 

Untitled

 

 

Gitmeniz gereken diğer yerleri anahtar kelimeler halinde söylesem iyi olacak artık sanırım, zira oldukça uzun oldu bu yazı.

Bu yazıda Amsterdam’la ilgili bahsettiğim birçok bilgiyi edindiğim interaktif bir müze olan Amsterdam Museum’a, bir yüzenev (houseboat) nasıl olur bunu anlatan Houseboat Museum’a, Van Gogh Museum’a gitmeyi eksik etmeyin. Alacağınız I Amsterdam kartı içerisinden çıkacak olan 75 dakikalık kanal gezisini zaten es geçmeyeceksinizdir. Bir de Heineken Experience’a şöyle bir üç saatinizi ayırın bence. Amsterdam’ın meşhur Heineken biralarının nasıl yapıldığını size hem gerçek hem de interaktif bir şekilde (sizi 10 boyutlu bir sinema salonu içerisine alarak) anlatan bu yerde ‘bira içmeyi’ ve barın öte yanına geçip musluktan bardağa biranın nasıl konulduğunu öğrenecek başarılı olduğunuzda ise sertifika ile ödüllendiriliceksiniz! Üzerine de afiyetle biranızı içip mekanın tadını çıkaracaksınız.

Gece dışarı çıktığınızda, Dam meydanında veya Rambrandt meydanında o da olmadı Leidsplein’de etrafa esprilerler akrobatik şovlar yapan sokak performansçılarını izledikten sonra bir brown-café’ye geçip yerel biraları denemeli, farklı sayılabilecek bir gece kulubune gitmek istediğinizde ise ayaklarınız Leidsplein’deki Sugar Factory‘e yönlenebilir.

Kanalların etraflarındaki yüzlerce diğer kafeyi, barı keşfetmek yine sizin elinizde. Bu açıdan belki de bitmeyecek bir şehir Amsterdam. Kendinizi de her açıdan güvende hissedeceksiniz. Üniformalı polisleri pek fazla görmezsiniz belki ama size de rastgelirse sivil polislerin birisini ansızın sakin bir şekilde kelepçelediğine tanık olabilir şaşkınlığa uğrayabilirsiniz.

Yanınızdan geçerken size “exta, coca?” şeklinde fısıldayan insanlar olacaktır ki İstanbul’un herangi bir yerinde karşınıza çıkabilecek bir dal sigara isteyen bir kimseden çok daha tehlikesiz, Greenpeace çalışanlarındansa bin kat daha az ısrarcı olduklarından bu konuda bir problem yaşamayacaksınız.

Tabii, bir de Brel’i dinlemeden gitmeyin.

David Bowie de olur.

 

 

Gap Guy

Fotoğraf konusunda Amsterdam’da kendimi tatmin etmekten uzak olmakla birlikte zaman zaman Martin Parr’ın turistlerle ilgili çektiği fotoğraflara (Link 1Link 2) öykündüm ve sevdiğim nadir fotoğraflar da bunlar oldu.

3-4 gün için gidilen bir yerden iyi fotoğraflarla dönmek zaten haddini aşacak bir amaç olur. Güzel fotoğraflar ise… evet onların yeri başka. Tabi bir yerden sonra gidilen yerlerin internette sahip olduğu milyonlarca fotoğrafına yenilerini eklemiş olmak insanın canını oldukça sıkıyor. Bu yüzden amaç belki insanın kendi yolculuk serüvenini fotoğraflarıyla anlatması veya o 3-4 günde o şehirden ne anladıysa onu yansıtmaya çalışmasıdır. Zordur lakin.

Çoğunluğu Sigma 50mm ile olmakla birlikte bazı geniş açılı fotoğraflar Voigtlander 20mm lens ile çekilmiştir.

 
Untitled

 

- bitti -

2 Yorumlar

  1. Harika yazı olmuş ben çok bilgilendirici buldum. Bu güzel yazı için teşekkürler.
    Fotoğraflar da ayrı güzel bence…

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir